24 Mayıs 2012 Perşembe

Geçmişin bütün tozları duruyorken üzerimizde sen ve ben tam da sevişmişken ıssız bir gecenin ortasında..... Birbirimize düşüyoruz.......
Nasıl bakar gözlerin ?...Ben en çok neye kızabilirim ?....Hayat bence nedir ?....Sence kime adam denir ?... Sorularla doluyor odam görüyorum sanki aklından geçenleri görüyorsun sanki hissediyorsun düşündüklerimi.....
Sen ve ben ne tuhaf bir gecede tanıştık....... Sadece iki yalnızdık...... Baharı da bekleyebilirdik aşk için ama kader bizden yanaymış.......

Kaç dört yıl sığacak ki ömrümüze biz o kadar yürür müyüz birlikte ?......Ben senin gözlerinde saklanmış korkmuş bir çocuk gördüm....... Kendini sakladıkça daha çok yanılan bir küçük çocuk..... Ben çok büyümüştüm üzgünüm belki saflığına yetişemedim......Belki de kimseyi tanımıyorum ben hayatta bütün bildiklerim yalan....... Belki sende de yanılırım bir düş saatinde veya yarın sabah çıkıp gidersin hiç dönmemecesine......... Git elbette bir sevişmenin lafı mı olur aramızda ?.... Yeter ki içinde sevda olan bir hayal koyma aramıza......

Yalandan bıkmışlığımı gördüysen ve ne kadar özen gösterdiğimi dürüstlüğe şu kısa zamanda anladıysan yüreğimden geçenleri belki sevda olur aramız… Kim bilir belki başka baharlara kalırız…Uzun zamandır geçmediğim bir yolda seninle karşılaşmış gibiyim...... Dilim ne diyorsa bil ki dilim şahittir....... Zordur benim gibi adamları sevmek zordur ellerine alıp kavramak bu yüreği....... O yüzden gel diyemem kal diyemem sev beni diyemem ama bir denersen belki sevda olur belki biz de yeniden severiz…

Umudum var benim gördüğüm tüm zaaflarına karşın.... Beklentisiz sevmeyi bilirim o yüzden kararına da tavım... Sözüm biter gözüm sever gözüm döner yüreğim sever.. Sen merak etme kadın benim gönlüme bir çift göz girmişse sonunda mutlaka ömrüm yolunda biter….

Kimseye '' Seni seviyorum '' demeyin...

Lütfen. Kullanmayın artık bu sözü. Başka bir şey deyin birbirinize onun yerine duygularınıza daha denk düşen bir şey...Benim aklıma gelmiyor ama siz bulursunuz... Ne de olsa sizin duygularınız...

''
Seni seviyorum '' öyle '' Kendine iyi bak '' gibi bir söz değildir...Laf olsun diye söylenen...

Birine '' Seni seviyorum '' dediğinizde hakkını vereceksiniz !!....Bir kere onu gerçekten seviyor olmanız lazım....Yani öyle dokununca geçiverecek arzularla falan karıştırmayacaksınız.

Birine '' Seni seviyorum''  dediğinizde o biri en az tuttuğunuz takım kadar önemli olacak hayatınızda.......Ki ben maç sohbetlerinden  nefret  ediyorum ...    :)

Birine '' Seni seviyorum '' dediğinizde bir saat eksik uyumayı göze alabileceksiniz onu daha çok görmek uğruna.....

Birine '' Seni seviyorum '' dediğinizde elini tutmak da önemli olacak başka şeyler kadar.......

Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde ''Sevgilimsin'' de demiş olduğunuzu bileceksiniz.......

Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde onu özleyecek düşünecek merak edeceksiniz.......

Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde onun gözü telefonda  (evet cep telefonu çıktığından beri kulak değil gözler telefonda ) aramanızı beklediğini unutmayacaksınız.......


Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde ona şiirler okuyacak hatta kabiliyetiniz varsa yazacaksınız da.... Yazanında kalemine  saglık ....  :)

Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde belki ömrünüzün sonuna kadar değil ama hiç olmazsa yarın öbür gün de seveceğinizden emin olacaksınız.......

Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde aynı zamanda ''Free takılalım'' da diyemeyeceğinizi bileceksiniz...........

Birine ''Seni seviyorum'' dediğinizde o aşktan söz ederken siz ''Ben almayayım alana da mani olmayayım'' demeyeceksiniz.......
 
 Nasıl ?......
Çok mu zor ?...
Fazla mı zahmetli ?......

İnsanın birini sevip sevmediği tam da böyle belli oluyor arkadaşlar...... Sevmeyince iş gibi geliyor bütün bu saydıklarım.........

O zaman ''Seni seviyorum'' demeyeceksiniz...... Bu kadar basit....... Bir gün farkında olmadan bütün bunları yapıyor olduğunuzu görünceye kadar........

Şimdi  ''Ne var bunda ?..... Keşke herkes birbirine bolca ''Seni seviyorum'' dese diye düşünenler olacaktır........

İyi....... O zaman birbirini gerçekten sevenler yeni bir söz bulsunlar söyleyecek.........
 
''Seni seviyorum'' orta malı olsun........
 
 Zaten oldu olacağı kadar…

28 Kasım 2011 Pazartesi

Karalama Kagıdı ...........

Karalama kağıdı gibidir zihin düşünür ve unutursun.....

Ani bir aşk çapraz ateşte kalmaktır parçalandıkça parçalanmak istersin....... Varolduğunu anladığında aşkın peşinden koşmaya başlamışsındır....... Bir gün biri girer hayatına...... Konuşur, gözlerindeki ışığı üfler yüzüne, dudaklarının pırıltısını dinlersin.... Damalarlarından içeri sızmıştır bir defa bağımlısındır artık... Aşk bedel ödemektir, kaybetme ihtimalini kabul etmektir, acıları cebe koyup dolaşmaktır....... Tüm bunları baştan kabul etmişsindir..... Sorumluluk almak istemezsin, uzaklaşmaya çalışırsın kendine ait hayatından, mantık seni sıkar, gündelik hayatı dışlayıp kendi dünyanda mutlu bir hayat kurgularsın......... Artık önünde belki de asla gerçekleşmeyecek, sadece senin gerçekleşmesini istediğin için beyninde varolan pembe bir yol vardır..... Çok da da zor olmamalı diye düşünürsün bir insan, bir insan daha, ve mutluluk....... Filmin sonunda sürpriz yoktur sana göre....... Her şey çok basittir ve tek yapman gereken süreci izleyip gelişmeleri kontrol altında tutmaktır. İki ayrı tenin dokunuşundaki sihiri keşfersin, bakışlarını hissettikçe başın döner, dünya senden bağımsız dönmeye başlamıştır artık........

Ani bir ayrılık duvara atılmış yumruk gibidir....... İlk başlarda acısını hissetmezsin....... Ertesi gün parmaklarının bittiği yerden başlayıp beynine ulaşan bir sancıyla uyanırsın....... Parmak uçlarını hissetmekte zorlanırsın....... Hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünürsün....... Özürlü gibi hissedersin kendini, engellenmişsindir hayattan......Eski neşen kalmamıştır, diğer insanlar gibi değilsindir artık, yürüyüşün, bakışın, sözlerin, hayallerin, kısacası dünyan değişmiştir....... Kimseyle paylaşmak istemezsin acını. İçinde bir yerde sıkıştırıp unutmaya çalışırsın....... Oysa gözlerine bakan dostların bakışlarındaki değişiklikten anlar birşeylerin ters gittiğini........ Birşeyler ters gitmiştir, duvara toslamışsındır...... Zamana teslim etmişsindir yaralarını.... Kalbindeki çentiklere bir yenisini eklemişsindir....... Silinip gider her şey dünya yüzeyinden, insanlarla birlikte aşklar da gömülür mezarlıklara....... Yeni bir acıya hazırlıklı uyanır her sabah insanlar farkında olmadan ve eski acıyı unutmaya programlıdır zihin, tıpkı bir karalama kağıdı gibi.......

En Güzeli........

En güzeli hangisi ?....

Alkol ertesi o yastiga basina koydugun andan uykuya daldigin ana kadar olan süre ve o sürede geçen düsünceler mi ?.... O kafanda dönüp duran düsüncelerin esariti atlar misali yüzlerce metre mesafeler katettigi bir kaç dakika mi ?......

Yoksa terketmenin kokusu mu ?.... Haziran mi ?...... Temmuz mu ?.... O kendince çok önemli kararlar verdigin zamanlar mi ?..

Kötü sarkilar dinleyip bos duvarlara baktigin, maskeni takip insanlarin arasina karistigin, kendini buldugun, onlardan biri, onlarin bir parçasi oldugun zamanlar mi ?....

Agladigin gecelerin karanligini içine çekmek mi en güzeli ?.. Susmak mı ?.... Vazgeçmek mi ?... Terkedip gitmek mi ardında nasıl bir enkaz kalacağını düşünmeden ?...... İçine çektiğin dumanın en güzel olduğu yalnızlık mı ?.... Uykusuzluk nöbetleri mi ?..... Göz kırpan depresyonun mu üzerine en çok yakışan yoksa terkettiğin bira şişeleri mi ?......

Dumanalti mi ?.... Yalnizlik mi ?.... Sonsuzluk arzusu mu ?.. Anladigini sandigin birini bulup anlamadigini anladigin "an" mi ?......

O en güzel sarkiyi dinlerken düsündügünü tekrar düsünmemen mi ?..... Kararsizligin mi ?......

Kaç ölü izmaritle paylaştın terkedilmişliğin gururunu, kaç şişenin dibinde gördün tavandan yansıyan ışığı bir düşün, kaç kez geldi başına, kaç kez uğurladın bir bedeni uzağa ruhunun bir kısmını içine hapsedip, kaç gece sanrılar gördün, kapıyı açıp geldiğini, o kadife ses tonuyla sana, sadece sana ait olduğunu söylediğini gördün kaç kere hayalle karışık, sonra uzanıp en yakınındaki paketten bir sigara çektiğini, gecenin gözlerine doğru üflediğini mavi dumanları, sonra tekrar attığını kendini hayal denizine, boğulduğunu, kaybolduğunu, yittiğini...

Bir basinasin, bos yataginda tepinip dur, kafatasini patlat kirli duvarlara vurup, agla, dövün, yirtin, sus ve kabul et.. ..

Bir basinasin...

En güzeli de bu iste....
En güzeli bu....

Hiç kimse yok, hiç birsey yok, ikinci tekil sahis yok.....

Ben ve kendim........

( Alkollü bir gece )

26 Kasım 2011 Cumartesi

Beni Anlama !!......

Beni anlamasan da olur hatta beni hiç düşünme algılama, anlama… Lütfen kendini anla !.... Önce kendini tanı dön bir bak iyice sen ne istiyorsun ?......


Beni anlama, bırak !.... Ben kendimi tanırım, bilirim, anlarım.... En olmadı, anlayan birini bulurum ama sen ?..... Derdini, isteklerini, hayallerini bile bilmiyorsun bırak beni anlama !....Beni anlamakla uğraşıp zaman kaybetme, enerjini havaya savurma...... Bırak benim ne düşündüğümü, ne okuduğumu, ne anlattığımı… Sen beni anlama, önce kendini anla.

Bir düşün mesela hayatta en çok ne mutlu ediyor seni ?...... Gelecek için planların ne ?..... En mutlu olduğun zamanlar hangileri ?.... Aslında senin için mutluluk ne ?.... Sen neyin peşindesin ?......Bırak beni anlama, benim yolum belli..... Kendim için kurduğum hayallerim, gelecekten beklentilerim var. ......Beni en kızdıran, en üzen, en sevindiren şeyleri biliyorum....... Her gün yeni bir şey öğrenmezsem eksik hissediyorum........ Hayatımı bir düzene oturtmuşum........

Ne sıradan yaşıyorum, ne çizgi dışıyım..... Düzensiz değilim ama katı kurallarla çerçevelenmiş düzenlerim de yok..... Bazen öyle, bazen böyle ama severek kendimi, hayatı, yaşananları, hayatıma girenleri, çıkanları, yaşayıp gidiyorum.......

Bırak sen beni anlamaya çalışma, anlayamazsın....... Sen kendi içine dön bir bak, bak bakalım ne göreceksin ?..... Bildiğin bütün yolları, insanları bırak...... Küçük dünyanı yık ve biraz etrafına bak........Kendinle hesaplaşmayı bitir ama önce başla, bir yerinden başla mutlaka...... Sonra dön bak yüreğine, ne kadar aklayabilmişsin ?.....

Beni anlamaya uğraşma sen, kimse başkasını tam olarak anlayamaz çünkü kimse kendiyle anlaşmasını ölene kadar bitiremez !........

30 Ekim 2011 Pazar

Kaygılı gerçek ya da inkar...

Hayatın acı verici, korkunç gerçekleri karşısında dayanıklılığı arttırmak için, aldatıcı içsel mekanizmalar üretip gerçeği saptırarak, yarattığımız hayali dünyaya inanma eğilimindeyiz. Gerçekte mevcut olmayan bir dünyaya...

Cervantes’in ünlü kahramanı Don Kişot, akıllıca bir delilikle, canavar sandığı yel değirmenlerine saldırarak tuhaf bir ikilemi gözler önüne seriyor: Gerçeği inkar yoluyla saptırarak kendimizi aldatmak mı, yoksa -acı verici de olsa- gerçeğin soğuk yüzüne bakabilmek mi? Akıllıca delilik mi, yoksa delice akıllılık mı?

Kaygılı gerçek mi, yoksa inkar mı?

Televizyonda, Discovery Kanal’da, insanların ölüm gerçeğinden nasıl kaçtıklarını örneklendiren ilginç bir belgesele rastladım. Roma da, Cappuccin Crypt adında bir kilisede, insan kemikleri ve kuru kafataslarıyla süslenmiş bir salon varmış *. 2000 yıldır orada ölen 8000 civarında keşişin kemikleri kullanılarak, ürkütücü bir düzenleme yapılmış. İçeri girildiği anda, salonun bütün duvarlarını kaplayan ölümün kokusu hissediliyor; odun istifleri gibi üst üste yığılmış kurukafalar, kaburga kemiklerinden yapılmış avizeler, uyluk kemiğinin leğen kemiğine yapıştırılmasından oluşan şamdanlar, uzun ayak kemikleriyle çerçevelenmiş tablolar var. Kurukafaların üzerine yazılar yazılmış ve çeşitli süslemeler yapılarak ilgi çekici biblolar haline getirilmiş.

Bu kiliseyi ziyarete gelenlerin büyük bölümü, içeri girip salondaki ölümün kokusunu hissettiklerinde, elleriyle yüzlerini kapatıp, korku dolu çığlıklar atarak dışarı kaçıyorlarmış. Kaygılı gerçekten, yani ölümün soğuk yüzüyle yüzleşmekten kaçtıklarında, kendileri için çok önemli olabilecek bir mesajı alma fırsatını da kaçırmış oluyorlar.

Biraz ileride , salonun duvarlarından birine yaslanmış, kurukafalarla süslü bir çerçevenin içinde şunlar yazıyor: “Şimdi siz bizim eski halimiz gibisiniz, ama yakında aynı bizim gibi olacaksınız"

Çok az kişi, kurukafaların fısıldadığı bu gerçeği kaygısızca kabullenebilir. Çok az kişi, bu gerçeğin acıtan soğuk yüzüne, kendisini aldatmadan katlanabilir. Salona giren büyük çoğunluk, kurukafaların fısıldadığı gerçeği anlamaktansa; boş gevezeliklerin, sıradan oyalanmaların, eğlenceli esprilerin ve ellerindeki fotoğraf makinelerinin peşinde oyalanmayı tercih eder; ürpertici gerçeği inkar ederler.

Bu mekanizma, ölümün keskin ve çıplak kokusunu hissetmemek için kiliseden kaçanlarla ilgili örnekte görüldüğü kadar somut, anlaşılır ve bu kadar kesin çizgilerle ayrılmış olmasa da, günlük hayatımızda çok farklı kılıklara bürünmüş olarak karşımıza çıkabiliyor. Acı verici, utandırıcı, ürkütücü gerçekleri görmemek ve duymamak için, algı alanımızı daraltıyoruz; ve kaygılı gerçeği, kendi imalatımız olan yanılsama kılıfının içine saklıyoruz. Körlüğü ve sağırlığı tercih ederek, gerçeğin göz kamaştırıcı ışığından ve kulak tırmalayan sesinden uzaklaşmış oluyoruz böylece...

Halil Cibran , “Ruhtaki derin uyanıklık dışında hiçbir şey yoktur” diyor. “o, ben ailemin, dostlarımın, toplumun ortasındayken, gözlerimdeki perdeyi kaldıran eldir ki; çoğu zaman, ‘bu yüzler de neyin nesi, bunlar kim?’ diyerek kalakalmışımdır. Onu tanıyan sözle anlatamaz; tanımamış olansa asla sırlarını kavrayamaz”**

“Ruhtaki derin uyanıklık; gözlerimdeki perdeyi kaldıran el...” sözleriyle anlatılmak istenen; aldatıcı deneyimlerle, oyalanmalarla örtülmemiş, sarsıcı gerçeğin çıplak görüntüsünden başka bir şey değildir. Halil Cibran’ın “bu yüzler de neyin nesi, bunlar kim?” dediği anda yüz yüze geldiği şey; büyük olasılıkla, inkar yoluyla yok edilemeyen acı verici, kaygılı gerçektir.

Jean Paul Sartre, Bulantı adlı romanında, modern edebiyatın belki de en ilginç pasajlarından birinde, maddelerin hamuruyla, görüntünün altındaki acıtan gerçeklikle karşılaştığı bu en derin uyanıklık anlarından birini şöyle anlatıyor: “... Kestane ağacının kökleri sıramın hemen altında toprağa gömülmüştü. Artık bir kök olduğunu hatırlamıyordum. Sözcükler yok olmuştu ve onlarla birlikte maddelerin anlamı, kullanım yöntemleri ve insanların onların yüzeylerinde izledikleri zayıf referans sistemleri de kaybolmuştu. Beni korkutan bu simsiyah, budaklı, iğrenç yığının karşısında eğilmiş, başımı öne eğmiş bir başıma oturuyordum. (...) Beni soluksuz bırakmıştı. Şu son bir kaç güne dek "varoluş" sözcüğünün anlamını kavrayamamıştım. Ben de diğerleri gibiydim, süslü bahar giysileriyle sahil boyunca ilerleyen diğerleri gibi... Onlar gibi ben de, "okyanus yeşil; oradaki beyaz leke bir martı" diyordum.

(...) Ve sonra birdenbire işte orada, gün gibi ortadaydı: Varoluş birdenbire kendini ortaya çıkarmıştı. Zararsız soyut bir kategori görünüşünü kaybetmişti: Maddelerin hamuruydu o.

(...) Kök, bahçe kapıları, sıralar, seyrek çimenler, yok olan her şey: Maddelerin çeşitliliği, bireyselliği yalnızca bir görünüştü, kaplamaydı. Bu kaplama düzensiz, kocaman, yumuşak bir yığın bırakarak erimişti - çıplak, ürkütücü, iğrenç bir çıplaklık... “

Hayata denge sağlayan, uyuma yol açan dinamikleri bozan sarsıcı bir travmatik yaşantı, çoğunlukla perdenin yırtılmasına, duvarların yıkılmasına yol açarak kaygılı gerçekle burun buruna gelinmesini sağlar. Tolstoy, Anna Karenina adlı romanında, Anna’nın kocası Alexey’in uyanış anını, yani uyuşturucu tuzaktan kurtuluş anını şöyle anlatıyor: “Mantıksız ve akıl dışı bir şeyle yüz yüze olduğunu düşünüyordu ve ne yapacağını bilmiyordu. Alexey Alexandrovitch hayatla, karısının kendisinden başka bir adamı sevme olasılığıyla yüz yüzeydi ve bu ona çok akıl dışı ve kavranması olanaksız görünüyordu; çünkü hayatın kendisiydi bu. Bütün hayatı boyunca Alexey Alexandrovitch hep hayatın bir yansıması olan resmi alanlarda yaşamış ve çalışmıştı.Ve hayatta her tökezleyişinde ondan uzaklaşmıştı. Şimdi bir uçurumu, üzerindeki bir köprü aracılığıyla sakin bir şekilde geçerken, birdenbire köprünün kırık olduğunu ve altında derin bir uçurum olduğunu fark eden bir adamınkine yakın bir duygu yaşıyordu.

Derin uçurum hayatın kendisiydi, köprü de Alexey Alexandrovitch'in içinde yaşadığı yapay hayattı.”

“Derin uçurum hayatın kendisiydi, köprü de yapay hayattı”. Bu sözler, davranış bilimlerinde sözü edilen “Savunma Mekanizmaları” kavramını çok güzel açıklıyor. Bu sözlerdeki köprü, hiç kuşkusuz, Don Kişot’un yel değirmenleriyle aynı işlevi yerine getirir: Yapay hayatlar üreterek, gerçek hayatla arada oluşan uçurumu kapatma ve böylece gerilimi azaltma işlevini...

Geçenlerde, Tom Cruise’nin başrolünü oynadığı Vanilla Sky adında bir film seyrettim: Gerçek hayatla, yapay hayat arasındaki gerilimi olağanüstü etkili şekilde anlatıyordu. Filmin kahramanı iki önemli savunma geliştirmişti: Birincisi, “özel bir insan” olduğuna dair geliştirdiği gerçekdışı ve bilinçsiz inanç; ikincisi , yoğun ölüm anksiyetesine karşı geliştirdiği ölümsüzlük inancı...

Özel biri olduğuna inandığı için sevgilisiyle içten ve tatminkar bir ilişki kuramıyordu. Sevgilisinden “seks arkadaşı” olarak söz ediyordu; çünkü bir başkasına tam bağlılık, inandığı “özel olma” miti ile bağdaşmıyordu. Diğerleri gibi olmadığına, onların başına gelenlerin kendisinin başına gelmeyeceğine, kendisinin farklı olduğuna inanıyordu. Ölümün kendisine asla ulaşamayacağını düşünüyordu. En çok sevdiği televizyon programı, üç ay boyunca buzların altında donduktan sonra tekrar dirilen bir köpekle ilgiliydi. “Hiç bitmeyen hayat” mitine duyduğu bilinçdışı inanç nedeniyle sığ, derinliksiz, içtenlikten yoksun ve uyurgezer modunda bir hayat yaşıyor. Anne-babasının bir trafik kazası sonucu ölümü dışında hayatında hiç trajediyle karşılaşmamış; anne-babasının ani ölümü, miras yoluyla onu büyük bir şirketin yöneticisi konumuna getiriyor. Görünüşte hiçbir sıkıntısı, sorunu olmadığı için hayatı yüzeysel, sorumsuz ve eğlenceli geçiyor. Ancak aniden geçirdiği dramatik bir araba kazası, gizlediği ve baskı altına aldığı gerçek korkularının yüzeye çıkmasına sebep oluyor ve onu, yanlış inançlar yoluyla kaçmaya çalıştığı gerçeklerle –gerçek kimliğiyle- yüzleşmeye zorluyor.

Film boyunca, Tom Cruise tarafından canlandırılan karaktere üç kez “mutluluk nedir sence?” diye soruldu. Birincisini “seks arkadaşım” dediği ama bağlanamadığı kadın sordu; ikincisini yardım aldığı psikolog; üçüncüsü ise, filmin son sahnesinde teknik hizmet danışmanı tarafından soruldu.

Tom Cruise seks arkadaşına cevap vermedi; çünkü bilinçdışı inandığı “özel olma miti” yüzünden birine tam ve derin bir bağlılık hissedemiyordu; karşısındaki kadın, onun için tenini kullandığı bir et parçasından başka bir anlam taşımıyordu. Psikologuna “bu soruyu geç” dedi; ama filmin sonunda, trajedisiyle yüz yüze gelip, uykudan uyandıktan sonra şu cevabı verdi: “gerçek hayatımı istiyorum. insanlar beni olduğum gibi tanısınlar”

Hiç kuşkusuz, kendimize ve hayata karşı söylediğimiz yalanlar üzerine mutluluk kurulamaz. Eğer gerçeği saptırmak, kendini kandırmak mutluluk veriyorsa; bu sahte bir mutluluktur ve her yalan gibi daha başlangıçta sonu bellidir: Kendi üzerine çökmek...

Kazancakis’in Zorba’sı, gerçek hayatını yaşayan, hiçbir beklentisi olmayan, hiç kimseden hiçbir şey ummayan bir insandı. Zorba’ya model oluşturan adam, Kazancakis’in ağzından şunları söylüyor: “... eğer bir rahip bana günah çıkarmak ve benimle sohbet etmek için gelirse, ona ortadan kaybolmasını söyle ve bana beddua etsin!...”

Beklentisizliğin ve hayatı saptırmadan olduğu gibi yaşamanın, mutluluğun en büyük anahtarı olabileceğine ilişkin bir ipucunu da Nietszche veriyor: “Umut kötülüklerin en kötüsüdür. İşkenceyi uzatır”

Son sözü, Kazancakis’in mezar taşındaki basit yazıta verelim: “Hiçbir şey umut etmiyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm”

Umutları ve beklentileri olmayan insanlar, büyük olasılıkla, daha mutlu olmasalar da, daha huzurlu ve özgür mü olurlardı acaba?

Birini seviyorsanız O’na bunu söylemekten çekinmeyin, …Ve en önemlisi… Geç kalmayın…

İşte yoğun bir günün ilk yarısı geride kaldı…

Paris’te bir kafede bir yandan birşeyler atıştırırken, bir yandan Jacques Brel’le Amsterdam günlerinden konuşmak; yıllar önce Elvis Presley’in Indianapolis’te verdiği son konserini en ön sıradan izlemek ya da Sade’nin büyülü sesinden Jezebel’in hikayesini dinlemek istemez miydiniz? Belki kahvenizi yudumlarken Sting’in son şarkısına kulak vermek, ya da kahve keyfinizi son günlere damgasını vuran bir R&B yıldızıyla paylaşmak...

Tüm bunlar için biraz hayalgücü yeterli, ve tabii bir de günün stresinden kurtulup hayalgücünüzün sınırlarını genişletmenize yardımcı olacak bir sevgili.. Aslında O’nun sesini zaten kulaklarınızda cınlamıyormudur ? Tanıyorsunuz; alışmak hiç zor olmayacak...

Kısacası, günün ikinci yarısına aşkın şarkılarıyla hazırlanırken bir yandan da şehirde neler olup bittiğini öğrenmek; bir başka deyişle İstanbul’un kalp atışlarını duymak istiyorsanız kendinizle ve kulak cınlamalarınızla randevunuz var demektir..

“…Birini seviyorsanız O’na bunu söylemekten çekinmeyin, …Ve en önemlisi… Geç kalmayın…“